Aside

Luffy veya Blackbeard olmak…

Bu yazım sadece One Piece izleyenler için anlamlı olacak, o yüzden eğer One Piece izlemiyorsan lütfen devamını okuma! Bak önden uyarıyorum, spoiler içerir ve ağır anime kafasıdır…

Efenim şimdi “insan idealleri ile yaşar” diye düşünüyordum hayatta neyin peşindeyiz lan sorusuna değişik mecralarda cevap ararken… neyin peşindeyim kısmı değil ama peşinde olduğum şeye nasıl yanaşıyorum diye kendime sorunca “insan idealleri ile yaşar” diye bişeye vardım… sonra ne lan bu idealler, düşünceler, duruşlar filan diye kendi kendime bir hallendim… herkes halleniyordur illaki bu soruların peşinde koşarak?

Neyse efenim One Piece denilen animede iki karakter var, bunlardan biri Luffy biri de Blackbeard… aslında daha çok karakter var ama benim bu yazıdaki olayım bu iki karakter…

Luffy ve Blackbeard idealleri olan, ileride yaşadıkları dünyada korsanlar kralı olmak isteyen iki tip… bu iki tipin varmak istedikleri yer aynı, yani korsanlar kralı olmak istiyorlar… Animedeki korsanlar kralının mevzusu da güç, zenginlik, şöhret gibi herşeye sahip olması bu korsanlar kralı denilen şahsın…

Yannız! arada bir miktar fark var, Blackbeard korsanlar kralı olmak için kendinş güce ve şöhrete götüren her türlü yola başvuruyor, yanında inanılmaz güçlü bir tayfa kurmak için en azılı suçluları yanına topluyor ve elde etmek istediğini elde etmek için her yola başvuruyor… Luffy ise kendi halinde, tayfasını en yakın dostu, arkadaşı olarak tanımlayıp bir iyinin peşinden koşmaya çalışıyor…

Burdan nereye varmak istiyorsun dediğinizi duyar gibiyim… efenim varmak istediğim yer şu; bu hayatta ya Blackbeard gibi olup ulaşmak istediğimiz sonuç ne olursa olsun oraya varmak için her yolu deniyoruz, ya da o sonuca ulaşmak için yola çıkıp hayatta iyi olarak tanımlayabileceğiniz bütün değerleri gözetmeye çalışıyoruz… Hangisi daha zor çok belli, zaten zor olanın peşinde koşmak değerli…

Koşalım, yürüyelim hiç farketmez… yeter ki herkes için bir iyinin peşinde olalım ve o iyiyi bulmanın yolunu hep güzel değerler üzerine kuralım… Kendi dünyalarında Luffy ve Blackbeard nasıl bir sonuç alırlarsa alsınlar bizim dünyamız gerçek olan… ama gözetmemiz gereken değerler iki dünyada da çok gerçek…

İzlemek isterseniz bahsettiğim Anime şu; http://www.imdb.com/title/tt0388629/?ref_=nv_sr_1

Hadi kalın sağlıcakla…

Advertisements

Patlak mısır gerginliği…

efenim patlak mısır denilince akla gelen ilk şeylerden biri sinemadır, diğer yakın alternatifler de  aile ile akşam film izleme hali, arkadaşlarla oturmuş muhabbet ederken içeceğin yanında yenilen hali filandır sanırım… tabi başka patlak mısır sahneleri de gelmiş olabilir aklımıza bence sıkıntı yok ama mevzu aslında patlak mısırı yediğimiz an, birlikte yediğimiz kişiler (çünkü patlak mısır tek başınıza elinize bir koca kase alabileceğiniz birşey değildir, o kase biraz daha büyük olmalı ve minimum 2 kişi bu kaseden faydalanabilmelidir)… Yeme halimiz yani…

popcorntabi bir de öyle bir zamanda alınır ki uzun süredir yemiyoruzdur görür görmez canımız çeker ve o an cebimizdeki paranın yüzdesel olarak önemli bir kısmı kadar pahalı olsa da para veririz ona… tabi böyle olmayabilir ama zaten elimizde yemek üzere olduğumuz bir patlak mısır var… canımız çok çekiyor ama film de daha başlamamış, diğer filmlerin fragmanları heyecanını yaşıyoruz… sonra el ilk defa gidiyor 3 ila 5 arasında değişen sayıdaki patlak mısıra… oh harika! tadı inanılmaz, bir tane daha istiyor insanın canı… aldık bir tane daha, off çok harika ama durmak istemiyorum, “film başlayınca elim yağlı olsun da istemiyorum” meşru gerekçesini de kendimize kabul ettirince bir de bakıyoruz kii film henüz başlamamış ama biz patlak mısırımızı bitirmişiz… yeme esnası ise patlak mısırımızı bizden başka en az 1 kişiyle daha paylaştığımız için diğerine de yarısı kadar pay bırakma gerilimleri ile ilerliyor…

al yau bir tane daha patlak mısır, küçüğünden al 2 tane al, ya da patlatırken bir avuç değil 2 avuç yap o tuzlu tuzlu ağzımızda kayboluşlarına bir doyalım ya! nedir çektiğimiz eziyet kardeşim… patlak mısırın bile gerginliğini, ezikliğini yaşıyoruz…

velhasılıkelam (evet bu kelime birleşik yazılıyorumuş) bu kadar manasız bir yazıyı bu kısma kadar okuduğunuz için sizi tebrik etmek lazım…

hadi öpt kib bye!

Bir virüs formu olarak insanlık…

Uçak dediğin şey hala garip benim için… jenerasyon farkının bir temsili adeta, istatistiksel olarak mevcut bir bilgi karada yaşanan kazaların havada yaşanan kazalardan daha fazla olduğu ama bizim 80 küsürlü doğumlu olanların sonradan gördüğü bir şey uçak… Her daim ne zaman uçağa binsem (uçağa binmek nedir ya, ata biniyoruz sanki) ve kalkış zamanı gelse bir adrenalin… anlamıyorum zira, uçak nasıl çalışır, ne zaman tehlike anıdır ne zaman değildir bilmiyorum… biara bi TAROM havayolları ile Romanya’ya gitmiştim, uçakta jet motoru yerine baya pervane vardı kanatlara bağlı motorlarda -motor mu o, onu da bilmiyorum da- tır tır tır titreyerek kalktı, dolmuş gibi, titreyerek indi filan bi korku saldı yani… jenerasyon farkı dedim ya, veletler vardı uçakta zerre kadar bir tırsıma yok. Nereden geliyor bu cesaret diye düşünürken aslında bunun cesaret olmadığı ama bugünün paradigmalarının içine doğduklarını düşündüm. Ben cep telefonu ilk çıktığında bilincindeydim, yani söylenir ya hep “ben kendimi bildim bileli” diye, cep telefonu çıktığında kendimi biliyordum. Uçak da aynı şekilde, yaygınlaştığında kendimi biliyordum yahu… Neyse yani aslında benim sonradan alıştığım bazı şeylerin içine doğuyor bir nesil, nasıl ben benden önceki nesilin alışmaya çalıştığı bazı şeylerin içine doğduysam. Jenerasyonlar arası yaşanan bazı gerilimler zaten bu tip değişkenlere bir jenerasyonun alışması ile sonraki jenerasyonun içine doğması arasındaki ince çizgide gerçekleşiyor.

city_lightsNeyse okuyucu… ben bu tip düşünceler arasında gidip gelirken İstanbul’dan kalkıp İzmir’e doğru yol alan uçaktaki anons İzmir havalimanına doğru inişe geçtiğimizi duyurdu. Akşam vakti dedim ki görüntü muazzamdır, ışıklar mışıklar alır beni, inene kadar oyalanırım… neyse anons geçtikten sonra biz inişe doğru yöneldik, yavaş yavaş bulutlardan aşağı doğru indik kii bir de ne göreyim bütün izmir ışıkları ile uçak rotasının altında… PINGGGGGG birden kafamda bir başka görüntü ile eşleşti o şehrin güzelim(!) ışıkları… Çizgifilmlerde -yine 80 küsür doğumlular için anlamlı olabilir ama…- tahta kuruları vardır ya bir masanın filan köşesinden yemeye başlarlar vızır vızır derken bir bakmışsın hemencik masa yokoluverimiş… Nereye gittiğini de anlamazsın ama gitmiştir artık, midesindedir tahta kurularının… O görüntü ile eşleşiverdi kafamda birden.

Okuyucu! sana da olmuyormuş gibi davranma arada bir olur böyle görüntü, kelime eşleşmeleri kafanda ve birden alakasız bazı şeyleri alakasız başka bazı şeylere benzetiverirsin. Bana da öyle oldu işte… ve sonunda şöyle bir şey düşünüm;

Lan yeminle virüs gibi, tahta kurusu gibiyiz, dünyanın üzerine vıcır vıcır yapıştık ve kemiriyoruz çizgifilmde tahta kurularının masayı kemirdiği gibi. Bitince ne olacak bilmiyorum ama bitmesin diye uğraşanlar var, bitmeye yakın ne yapıcaz diye yeni kaynak arayışına girenler var filan ama bu bir virüs formu olarak insanlık’ı açıklamıyor tabe…

Virüs gibiyiz en nihayetinde… saldırdık dünya denilen yere, bitince, böyle masa gibi tükenince, çizgi filmede masanın tükenişini izlediğimiz gibi izleyeceğiz dünyanın tükenişini… tabi “Bunu söyleyen adam da çevreye zarar veren uçağa binmemiş olsa daha samimi olurdu” dediğini duyar gibiyim okuyucu… sen de haklısın ne diyim…

Var olan ve bize iyi hissettiren bütün değerleri tükettiğimiz gibi dünyayı da tüketiyoruz, belki onun da hissiyatı vardır lan…  belki bizim etimizden bir parça kopmuşcasında hissediyodur o da her mineral çıkarttığımızda, her ağaç kestiğimizde… ne bileyim… öyle işte…

öyle işte…