O kadar önemsiziz ki…

Bir süredir yazmıyorum evet… önce bunu ifade ederek başlamak istedim, sebebini bilmiyorum, sanırım daha çok yazmam için kendimi cesaretlendiriyorum öncelikle yazma sıklığım ile ilgili bir şey ifade ederek…

Daha önceden bir yazı yazmıştım bir virüs formu olarak insanlık diye, pek tabi onu okumanıza gerek yok ama okuyanlar daha iyi anlayacak diye düşünüyorum.

Neyse geçenlerde yine bir uçak yolculuğundayım, Antalya-İzmir istikametinde yol alıyorum, yol alınabilen bir şey midir bilmiyorum, yolda olmanın kendisi düşünüş halim ama anladınız siz 😉 iki tane de tanıdık var yanımda, onlarla sohbet ederken bir yandan da dışarı bakarken yine farkettim dünyanın üstüne vermit gibi çökmüş ve dünyanın her yanını sömüren varlığımızı. Hatta bir miktar konuştuk da. Neyse hikaye aslında tam orada başladı, bir an aklıma geldi, lan yukarıdan bakınca ne kadar fiziksel olarak küçük görünüyoruz diye. Harbi öyleyiz lan… ne kadar yukardan bakarsak o kadar küçülüyor karşıdaki varlık ya, hatta belli bir mesafeyi aşarsak yok oluyor (Yukarıdan baktıkça karşıdakinin varlığının küçülmesi üzerine bir şeyler düşündüm şimdi de… offf durmadı kafam).

Sonra şunu düşündüm, bizim de öyle yukarıdan bakıp küçük gördüğümüz varlıklar var (anlamsal olarak bahsetmiyorum, fiziksel olarak bahsediyorum), klişe olarak karıncayı örnek verebilirim sanırım buraya. Çok küçükler ya  biz yukarıdan baktığımız ve sadece yukarıdan gördüğümüz için… ya bize de yukarıdan bakan birileri varsa, bizim karıncalara baktığımız gibi, zaman algısının da daha farklı olduğunu düşünün, an itibariyle bizim üstümüze bir adım atıyor olabilir ve bir an kendimizi çok büyük bir varlığın ayağının altında ezilmiş olarak bulabiliriz. Meğer bizim tanımladığımız o evren o kadar büyük bir şey değilmiş, oysaki karınca midesi gibi bir yerde yaşam sürüyormuşuz ve ezilivermişiz… lan!

Bunun üstünde çok durmicam, az çok şöyle bir yere varmaya çalışıyorum; lan ne kadar önemsiziz he… kimi zaman hayatımız bir ipliğin ucunda, kimi zaman gerçekten bir karıncaya bastığımız gibi basılabilecek bir vaziyetteyiz. Bazen basılıyoruz da, farkında olarak ya da farkında olmayarak. Bazı insanların karşısında eziliveriyoruz birden; baba oluyor bazen eziliverdiğimiz varlığa verdiğimiz isim, bazen öğretmen, bazen veznedar, bazen otobüs şoförü, bazen vekil, bazen başkan, müdür, yönetici… teamunun ne kadar çoklar ya… farklı sıfatlar altında ve çoklar…

Bir an fark ediyoruz ki ezile ezile bir hal olmuşuz ve o hal bize artık ezilme ez diyor… o halin bize söylediğini dinliyoruz tabiki… ve bu esnada biz nerdeyiz, ne yapıyoruz, ne hissediyoruz, neyiz, ne istiyoruz… NE İSTİYORUM LAN BEN? KİMİM BEN? NE İSTİYORUM? NEYİN PEŞİNDEYİM? hepsi bir kenarda… sürekli bir şey olmaya, bir olması gerekeni yapmaya çalışıyoruz… En ufacık olduğumuz şey ise bizi inanılmaz mutlu ediyor. Birden kendimizi dünyanın tepesinde olarak düşünüyoruz. Evet evet, dünyanın bize bahşettiği(!) başarılardan birini yakaladığımız zaman kendimizi önemli hissediyoruz… En ufak şey bile bir başka geliyor. Bu yüzdendir ufacık bir sıfat bile alsak hemen bir başka oluyoruz…

Oysa ki insan dediğin şeyin varlığı ne kadar yukarıdan bakıldığıyla veya neyi yaptığıyla değer kazanmıyor veya kaybetmiyor… Bir küçük hoş sohbet, bir kısa kendimizi ifade etme, bir dostun bizi can kulağıyla dinlemesi, bir yabancının bizi tanımaya çalışması ile var oluyor insan. Ne kadar değerli olduğu ifade edildiği zaman içten içe mutlu oluyor ve kendini var ediyor insan…

Anlamım ne bana ne kadar yukarıdan bakıldığı ile ilgili, ne de yaptıklarım beni anlamlı kılıyor… Varım ben işte… her şeyimle varım… Önemli o her şey…

Tamam hadi dağılın şimdi…

Advertisements

Karşıdan karşıya geçerkenki tereddüt

Efenim ya maruz kalmışsınızdır ya da insanları maruz bırakmışsınızdır… Neye diye sorar gibisiniz, bravo doğru soruların peşindesiniz 🙂 doğru soruların peşinde olmak insanı hep doğru cevaplara götürür… bununla ilgili bir yazım daha olacak ama şimdi mevzumuz başka…

Yoldasınız, karşıdan karşıya geçmeye çalışıyorsunuz, yayalara yeşil ışık… arabalar durur siz de karşıya geçersiniz, ama öyle bir an vardır ki siz tam karşıya geçmeye hazırlanırken ki çoğu zaman yayalara yeni yeşil yanmıştır ama acaba arabalar kendilerine yanan kırmızıda duracak mıdır?

Bilemezsiniz… bu soruya cevabınız çok muallakta olduğu için bir tereddüt anı yaşanır hem kafanız sağ tarafa doğru çevrili araçların geldiği yöne bakar hem de geçmeye hazır kafa hafif önde adım atmayı bekler duruş… evet evet bu duruş sadece bu coğrafyada yaşayan insanların anlayabileceği bir duruş… neyse efenim arabalar gelir yaya geçidine yarım kala (neyin yarımı bilemedim, metre mi santimetre mi artık ona siz karar verin) dururlar siz de karşıya geçersiniz… Yani yayalara yeşil yandığı anda karşıdan karşıya geçme özgüveni bu coğrafyanın insanına özgü değil…

Araya bir küçük hikaye gireyim… Amsterdam’dayız, hava attığım için söylemiyorum, hikayenin özü avrupalı… keh keh… neyse yolda bisiklet kullanıyoruz, ama öyle araba yolunda değil baya bisiklet yolu var onda bisiklet üzerindeyiz. Trafik ışıklarının olmadığı bir yaya kaldırımından birkaç yaya karşıdan karşıya geçerken yaya kaldırımına yarım kala bir araç ani duruş yapıyor, yayalardan karşıdan karşıya geçerken araçlar burun buruna gelen iki tanesi birden sola dönüyor ve flemenkçe (hollanda dili) birşeyler söylüyor kızgın bir şekilde… ne söylediklerini hala bilmiyorum ama trafik ışıklarının olmadığı bir yerde yayaların yaya kaldırımına çıktığında araçların durması gerektiği ile ilgili birşeyler olması gerek kızgınlıklarının ifadesi… sonra devam ediyorlar karşıdan karşıya geçmeye… tekrarlama ihtiyacı hissediyorum, trafik ışığı YOK!

Mevzumuza geri dönelim… efenim bu coğrafyada yaşayan insanlar olarak o tam kafamız 36 derece eğik, karşıdan karşıya geçsek mi bilemediğimiz tereddütün Hollanda’daki karşılığı araç sahibine kızgınlık… bir müddet düşündüm “lan neden böyle?” diye… sonra kırmızı ışık da dahil olmak üzere birsürü kural geldi aklıma, bu kuralların hepsi hepimizin bildiği hatta gündelik hayatında çok sık bir şekilde kullandığı kurallar. Kırmızı ışıkta durmak, bir şey için sıra beklemek vs vs…

Bize karşıdan karşıya geçerkenki tereddütü yaşatan iki şey var, birincisi o kuralın neden var olduğunu bilmememiz, ikincisi de o kurala uymayan, ve uymayabileceğini bildiğimiz birçok insanın var olması…

O kadar çok uymamız gereken ama bizim için düzenlenmemiş kural var ki (kırmızı ışık bunlardan biri değil malesef ama çıkış noktamız, olsun…) neden o kurala uymamız gerektiğini bilmiyoruz… ikincisi ise kurala uymayan birçok insan olması… insanlar neden kurallara uymaz? -kuralları denetleyen yoksa, kuralın neden var olduğunu bilmiyorsa ve kurala uymadığında herhangi bir sıkıntı olmayacağını düşünürse…

Uzun lafın kısası, günlük pratiklerimize yerleşmiş o kadar çok kural ve kaide var ki nedenini bilmediğimiz uymak zorunda hissetmiyoruz kendimizi…

He he götümden atıyorum… bir arkadaşınızın işe alımı için referans olmadınız mı -o arkadaşınızın o iş için uygun olup olmadığını gözetmeden-, sıra beklerken daha erkenden işimi nasıl çözerim diye düşündüğünüz olmadı mı, ya da işinizi halledebilecek bir tanıdığa danıştığınız ve yardım istediğiniz? hiçbiri olmadı mı? bravo örnek ve diğerlerinin gözünde keriz(!) bir yurttaşsınız…

İnsanlar neyin neden var olduğunu bilmezlerse özgürleşemezler… kurallar da öyle… ya Hollanda’daki gibi neyin neden var olduğunu bilir ve siz yaya şeridindeyken hızla yaklaşan araca kızarsınız, ya da Türkiye’deki gibi 36 derece kafası eğik bir şekilde karşıdan karşıya geçmeye tereddüt edersiniz… Kurallar size göre düzenlenmişse eğer toplumsal bir iyi için var olduğunu bilir ve gözetirsiniz… size göre düzenlenmemiş ve neden var olduğunu bilmezseniz hep bir tereddütte yaşarsınız… acaba geçsem mi? yoksa dursam mı?

Bence ne geçin ne durun… geçmenin ya da durmanın toplumsal olarak ne ifade ettiğine bakın…

Azcık aklımdan geçeni olduğu gibi yazdığım bir yazı oldu ama hayırlısı zaten siz de muhtemelen fazla boş olduğunuz için okudunuz… yoksa ne gerek var bi dolu ard arda dizilmiş kelimeyi okumaya?

ok. kib. bye.

Patlak mısır gerginliği…

efenim patlak mısır denilince akla gelen ilk şeylerden biri sinemadır, diğer yakın alternatifler de  aile ile akşam film izleme hali, arkadaşlarla oturmuş muhabbet ederken içeceğin yanında yenilen hali filandır sanırım… tabi başka patlak mısır sahneleri de gelmiş olabilir aklımıza bence sıkıntı yok ama mevzu aslında patlak mısırı yediğimiz an, birlikte yediğimiz kişiler (çünkü patlak mısır tek başınıza elinize bir koca kase alabileceğiniz birşey değildir, o kase biraz daha büyük olmalı ve minimum 2 kişi bu kaseden faydalanabilmelidir)… Yeme halimiz yani…

popcorntabi bir de öyle bir zamanda alınır ki uzun süredir yemiyoruzdur görür görmez canımız çeker ve o an cebimizdeki paranın yüzdesel olarak önemli bir kısmı kadar pahalı olsa da para veririz ona… tabi böyle olmayabilir ama zaten elimizde yemek üzere olduğumuz bir patlak mısır var… canımız çok çekiyor ama film de daha başlamamış, diğer filmlerin fragmanları heyecanını yaşıyoruz… sonra el ilk defa gidiyor 3 ila 5 arasında değişen sayıdaki patlak mısıra… oh harika! tadı inanılmaz, bir tane daha istiyor insanın canı… aldık bir tane daha, off çok harika ama durmak istemiyorum, “film başlayınca elim yağlı olsun da istemiyorum” meşru gerekçesini de kendimize kabul ettirince bir de bakıyoruz kii film henüz başlamamış ama biz patlak mısırımızı bitirmişiz… yeme esnası ise patlak mısırımızı bizden başka en az 1 kişiyle daha paylaştığımız için diğerine de yarısı kadar pay bırakma gerilimleri ile ilerliyor…

al yau bir tane daha patlak mısır, küçüğünden al 2 tane al, ya da patlatırken bir avuç değil 2 avuç yap o tuzlu tuzlu ağzımızda kayboluşlarına bir doyalım ya! nedir çektiğimiz eziyet kardeşim… patlak mısırın bile gerginliğini, ezikliğini yaşıyoruz…

velhasılıkelam (evet bu kelime birleşik yazılıyorumuş) bu kadar manasız bir yazıyı bu kısma kadar okuduğunuz için sizi tebrik etmek lazım…

hadi öpt kib bye!